12 Mart 2010 Cuma

...

Biliyorum hiç kapanmayacak bu yara.
Yağmurlar yağacak ve seller kalkacak, taşacak her yanım, bulanıp çamurlu kederlere boğulacağım.
Ama hiç bitmeyecek bu elem.
Kanayacağım ansız zamansız, neşter kesiği çiziklerden sızacağım, akacağım usulca.
Ama biliyorum hiç dinmeyecek bu sancı.
Dualar okuyacağım, yakarıp secdelere kapanacağım, semaya duracağım sonra, dönüp ulaşacağım vuslata, çağlayacağım yani.
Ama biliyorum hiç geçmeyecek bu acı.
Kavrulacağım bedenimde, esmer yanığı bir ten olacağım, küle dönüp savrulacağım ve yeniden doğacağım küllerimden.
Yine de biliyorum hiç sönmeyecek bu yangın.
Rüzgârda uçuşacak ruhum, yalpalayıp denizler aşacağım, dağlar, ovalar, vadiler, yollar…
Sıkışıp kalacağım yaşamın iki yakası arasına, bir yanım surette kalacak ve manada diğer yanım, araf’ta olacağım hani.
Ama biliyorum hiç susmayacak bu çığlık.
Ey ayağı dünyevi efsunlara prangalı kişi!
Ölüm yaşamda ilişti benliğime de her gün ve her an öldürmekte beni. Dün mey sarhoşuydum, bugün aşk ama yarın manada ayılacağım.
Ya sen…
Ey benliğinin saltanatıyla arşa çıktığını sanan kişi!
Varlıkta yokluk bulaştı da nefsime arsız zamansız hiçliği aramaktayım şimdi.
Semerkant’ta yaşamı buldum, Kâbe de ölümü ve arıyorum işte toprakta yeniden dirilmeyi.
Biliyor musun hiç kapanmayacak bu yara, bu kavga, bu telaş, bu savaş, bu sefil koşturmaca hiç bitmeyecek.
O’ndan aldım armağanı, Efendimden hoşgörüyü, Musa’dan asayı, İsa’dan çileyi, Mansur’dan hakkı, Mevlana’dan aşkı, Şems’ten ilimi ve seni irdelemekteyim şimdi, yani beni.
Ey sesimin hırkasından sükûnetimi sıyırıp alan…
Ruh ben isem içine büründüğüm hırka kim?
Ruh sen isen alıp verdiğim bu nefes kimin?

11 Mart 2010 Perşembe

Yol..

Benim… Otuz yıllık bu dramın figüran oyuncusu.

Ve benim; otuz yıllık bu dramı figüran rollerle geçiştiren.

Şimdi yolun sonu.

Ve şimdi yokluğumun başlangıcı.

Kalmadı artık oynanacak bir sahne.

Derleyip toplayacağım, senaryosunu işleyip hayatın kirli yüzüne damıtacağım bir serüven yok.

Ben dediğim yerde bittim işte.

Hamdım ve çorak, pişerken kurak ve yanmaktayım şimdi küllerimden arınarak.

Ve sen!

Ve ey ruhunu benlik yaygarasıyla örseleyip duran!

Evet sen.


Varlığını bulursun ancak yokluğunda.

Kibirde kırılmayı, uçmakta düşmeyi, çoklukta tekliği, hiçlikte kendini, yaşamda ölmeyi, ölmekte dirilmeyi…

Yok, bundan gayrı yol, ya hiçlikte bulacaksın seni ya hiç olarak aşıracaksın evreyi.

“Ben Tanrıyım” dedi Firavun, tanrılaştı nefsinde, huzursuz ruhunun rüzgâr uğultusuna kapıldı.

Kehanette bulundular, yeni doğacak olan bir erkek çocuk dediler, yokluğun ondan olacak.

Korktu Firavun, çocuklara kıydı, Tanrı çocuklardan korkar mı hiç?

Kendi sarayında büyüdü çocuk, kendi mabedinde, mahreminde, yanı başındaydı Musa.

Sonra kızıl bir vakitte, Kızıldeniz de, kızılca bir ölüm, Firavun boğuldu.

Bu kadardır işte hayat, sinek olup Nemrutun beynine sızacak kadar, an yani, ondadır yaşam, kısacık bir lahzada.

Ve sen, evet sen!

Mansur’u da anımsa, “ben hakkım” dedi, “ben tanrıdan ibaretim, tanrı benden değil”

Böyle başladı hiçlik, hiçlik bütünlüğe giden yol.

Derin bir uğultuyla ayaklandılar, Hallacı aklını kaçırmış dediler, yüzeyde tutuşanlar inemediler derine, derinliğe, anlayamadı kimseler Mansur’u.

Rabbim “merhametim gazabımdan üstündür” der.

Fıtratı olmayanların gazabıyla katledildi Hallacı, ateş oldu, sonra kül ve savurdular uzak bir diyara.

Bir adı kaldı geriye birde iki kelimelik cümle “ben hakkım”.

Rumi’yi de hatırla, Şems’i.

Aşk dedi Rumi ve aşk Allah’a varmaktır dedi Şems.

İki engin deniz, iki derviş, iki yürek, sema da ikiyi tümleyen “bir”.

Şems yitip gitti önce, ardından cancağızı yani Rumi.

Ve işte yine sen, yani ben!

Yok, farkımız, ayrımız yok.

Sen bensin, bende sen.